13 Mayıs sabahına etkisi akşama kadar süren bir rüya gördüm. Rüya diyerek geçip gitmeyin lütfen. Bazen o kadar gerçek olur ki;  kendi ellerinizle korunmak için ördüğünüz sarayın duvarlarını  yine kendi ellerinizle yıkmak zorunda kalabilirsiniz. Olmaz olmaz demeyin. Vardır her rüyanın bir hikmeti. Hazırsanız başlıyorum…

Rüyam bilinmeyen bir ülkede bilinmeyen bir yerde geçiyor. Derin uykuda olduğum için olsa gerek ayrıntılarına vakıf olamadım. Bu yüzden her ülkede ve her yerde olabilecek şekilde yorumlayabilirsiniz. Ben  kendi ülkemde bir olaymış gibi yorumlamayı tercih ederim.

Çok benziyor ülkemde yaşananlara…

Okuyun görün.

Bana hak vereceğinizi düşünüyorum.

Çünkü bu benim kadar sizin de  hikâyeniz.

“Biri demokratik kuralların kısmen yaşandığı bir ülkede iktidara geldi. Şaşkındır ilk zamanlarda. Herkesin duymasından hoşlanacağı şeyler söyledi ve yapmaya çalıştı. Ama bir türlü istediği gibi “dindar ve kindar” bir nesil yetiştiremedi.

O vakit kumpas uzmanı bir din bezirganı aklına geldi.  Birbirlerini “el bebek gül bebek” beslemeye başladılar. Yargı,  artık adalet dağıtan bir mevki değil;  bilakis dürüst ve namuslu insanları kamçılayarak ün yapan,  heykeli dikileceği ifade edilen savcıların elindeydi.  Hatta ben bu davaların savcısıyım diyecek kadar hayrandı bu din bezirganına ve elinde kamçılı hak ve adalet katillerine.

Bu muhabbet sonsuza kadar süremezdi.

Birden aralarında Saray’ın sahibinin kim olacağı konusunda tartışmaya başladılar.

Ama ne tartışma. Adeta kıyamet koptu.

Sarayın rüyasını gören  bir anda elindeki her şeyi kaybedeceğini düşünerek gözünü kararttı. Takkeli yoldaşlarını, onlardan öğrendiği kumpas ve bezirganlık yöntemlerini; onlardan daha acımasızca uygulamaya başladı. Aynı yolda yürüdüğü ve aynı yağmurlarda ıslandığı yoldaşları en büyük düşmanı oldu.  Onları ağaç kökü yemeye muhtaç etti ve ülkenin her yerine inşa ettiği cezaevlerine doldurdu.

Bu süreçte bir yandan sarayını inşa etmeye devam etti. Binlerce odalı sarayının tek sahibi olmak istiyordu. Sonunda oldu. Ama tüm bunları yaparken çok yoruldu ve bir anda fark etti ki sarayında hiç uyuyamıyordu.  Çünkü düzenbaz ve bezirgan yol arkadaşlarıyla çatışırken; ülkenin cesur, dürüst ve namuslu insanlarına çok acı çektirdi. Halka o kadar ağır bir zulüm uyguladı ki sarayın duvarlarında halkın kan, gözyaşı ve acılarıyla yoğrulmuş tuğlaları kullanmak zorunda kaldı.  

Binlerce odalı sarayın her bir tuğlasında bu ülkenin dürüst, cesur ve namuslu insanlarının, elleri nasırlı çiftçilerinin, ölesiye koşullarda karın tokluğuna çalışan emekçilerinin, ekmek almaya giderken öldürülen çocukların, türkü söyleyebilmek için açlığa yatanların, hayalleri uğruna koşarken tekmelenerek öldürülenlerin, bir anda işsiz bırakılarak onursuz bir hayat yerine intiharı seçenlerin acıları, çığlıkları ve gözyaşları taşa, çimentoya ve tuğlaya dönmüştü.

Ülkede ahını almadığı hiçbir harç malzemesi ve tuğla kalmadı. İlk günlerde çok mutluydu. Ülkede yaşanan tüm acılara ve sorunlara rağmen her felaket ona “allahın lütfu” gibi geliyordu. Ancak güneş batıp, sokaklardan gürültü çekilince Saray’a sessizlik çöküyordu. Saray’ın sahibi tam odasına çekilip yatağına girince Saray’ın duvarlarından kan ve gözyaşı karışımı bir sıvı ile acı çeken insanların iniltisine benzer bir uğultu yükseliyordu. Bu acı çığlıklar  kulakları sağır, gözleri kör ediyordu.

Önce yattığı odaları değiştirdi,  ama binlerce oda ona merhem olamadı. Yeni kışlık ve yazlık saraylar inşa etti.  Nafile… Oralarda da halkın acı çığlıklarının uğultusu, yatağa geçtiği anda kulaklarını sağır ediyordu.

Gürültü çıkararak acaba acıyla yükselen sesi bastırabilir miyim diye düşündü.  Bu yöntemi gündüz kullanarak halkın sesini duymamayı başarabiliyordu. Gürültü muhalifleri susturmaya da yarıyordu. Hatta çocuklara oyuncak götürmek isteyen genç üniversitelileri,  “Barış” istemeye giden halkın temiz yürekli insanların kalbinde patlatılan bombalarla bu ülkenin yarınlarını bile sağır eden gürültünün sonuçlarını görmüş ve oylarını arttırmıştı.  Neden koparılacak gürültü geceleri de işe yaramasın? Bu fikri sevdi. Saray’ın duvarlarından yükselen acının iniltisini  bir başka gürültüyle bastırmak çare olur diye düşündü. 

Sürekli daha fazla gürültü çıkaracaktı.  Önce Saray’ın içinde geceleri mehteranlar göreve başladı. Ama bir ileri iki geri marşının dayanılmaz hafifliği yeterli olamadı. Daha sonra daha fazla gürültü için,  her gün bir düşman yaratmaya başladı.   “ Eyyy darbeciler, Eyyy dış düşmanlar,  Eyyy Avrupaa, Eyyy Amerika gibi “ cümlelerle başlayan konuşmalarla ulusa seslendi. Her olayda ve her konuda bir düşman yaratıyor ve durmadan konuşuyordu. Satın aldığı tüm gazetelere ve televizyonlara söylediklerini her dakika tekrarlatmaya, en ufak protestoları bile tahammülsüzce  eleştirmeye  ve zulümle bastırdı. Ne kadar gürültü çıkarırsa o kadar rahatlıyordu. Her yönteme rağmen uyuyamadığı için her gün daha fazla gürültü çıkarıyor ve çıkarttırıyordu.  

 Saray’ın mutlak hakimi iki gece önce hiç uyuyamadı. Çünkü Saray’ın duvarlarında,  patronların birazcık daha fazla para kazanmak uğruna;  yerin yüzlerce metre altında diri diri gömdükleri 301 madencinin çığlık çığlığa acıları yükseldi.  

Rüşvet alarak önlem almayan bürokratlara,  patronların emir kulu olmuş idarecilere ve siyasilere kimse dokunamadı. Hayatını kaybedenlerin yakınlarına tekme atan danışmanlar cezalandırılacağı yerde taltif edildi. Göstermelik olarak yargılananlar da çıkarılan bir yasayla affedildi.  Bu nedenle 301 madencinin hayatını kaybettiği katliamdan sonra da insanlar ölmeye devam etti.  

Çünkü patronlar daha çok kar ve zalim iktidarlar için halkın ölmesinde bir sakınca görmezler.

Kimse ölen eşinin yerine yüzlerce metre altındaki ölüm kuyusuna çocuğunu gönderen anneye kızmasın. Kimse kızmasın insanı çaresiz bırakan bu düzenin yoksul halkına. Kızılacak birileri varsa o da düzeni inşa eden, Saray’ın sahibi olmak uğruna emeği dışında satabilecek bir şeyi olmayanları ölüme götürenlerdir.

Ben kızamadım acıyla ve açlıkla terbiye edilenlere. Rüyalarımda bile kızamadım  eli nasırlı insanların çaresizliklerine. Kolaydır düşene  tekme atmak, ezileni hor görmek. Yapmayın bunu.  Siz de kızmayın. Çünkü Saray’ın duvarlarında yükselen acının sesiydi onlar. Ve sarayın mutlak sahibi tıpkı 13 Mayıs gecesi olduğu gibi her gece kendisinin elleriyle  yarattığı  bir başka acının çığlıklarıyla kulakları sağır olacak. Çünkü dünyada hiçbir saray yoktur ki halkın acılarını duvarlarında taşıyarak ayakta kalabilsin. Bir gün Saray’ın sahibi uyuyabilmek için kendi elleriyle sarayını yıkmaya çalışırsa şaşırmam. Zordur başkalarının ahıyla sefa sürmek. Çok zor…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.